Eğitimde Bilgisayar

Son derece esnek ve kullanım alanı çok geniş olan bilgisayarlar, okul müfredatına uygun bir şekilde hazırlanmış programlar ile öğrenme ve öğretme sürecini geliştirici ve zenginleştirici yönde kullanılması eğitime yeni boyutlar kazandırmıştır. Temel becerilerin öğretimi, pekiştirilmesi ve kalıcılığının sağlanmasından başlayarak problem çözme, model geliştirme, kritik düşünme, deney kurma, karar verme gibi üst düzey zihinsel becerilerin kazandırılmasında bilgisayarın tartışılmaz bir yeri olduğu bilimsel araştırmalar tarafından da ortaya konulmaktadır.Bu gerçek ülkemizde de yavaş yavaş ortaya çıkmakta, bir kısım özel okulda ve az sayıda da olsa devlet okullarında bilgisayar, iletişim ve internet gibi internet (IT) ürünleri, kullanılması gerektiği çerçeve içinde kullanılmaktadır.

Doğrular ve Yanlışların Bir Özeti

Geçmişte Bilgisayar Destekli Eğitim, şimdilerde ise İnternet konusundaki gelişmeleri bütünüyle doğru ya da yanlış olarak değerlendirmek yerine, sürece olumlu ve olumsuz katkıda bulunanları birlikte değerlendirmek daha doğrudur.

Olumlular

- Türkiye BDE sayesinde, eğitim yaşamına bilgisayarı oldukça erken sokmuştur,

- Dağılımındaki ve toplam sayısındaki yetersizliklere karşın, küçümsenemeyecek sayıda bilgisayar okullara girmiştir,

- Milli Eğitim Bakanlığı, BDE’ye karşı tavır almak yerine çözüm arayışı içinde bir tutumu benimsemiştir,

- Bilgisayar okur-yazarı bir kitle oluşmuştur.

Olumsuzlar

- BDE, donanım ağırlıklı olmak üzere bilgisayar ve yazılımdan ibaret olarak algılanmış, BDE’nin yeni bir eğitim yaklaşımı olduğu gerçeği göz ardı edilmiştir. Tek doğruların belletilmesi (ezber) olarak basitçe tanımlanabilecek olan anlayışımızın, teknolojinin de yardımıyla değişmesi gerekliliği ve imkanı göz ardı edilmiştir,

- Kullanılacak donanımların tek tür olması için uğraşılmıştır. Halbuki MOS ve DOS platformlarının ikisinin birden avantajlarını kullanmaya çalışılmalıydı(Nitekim halen böyle bir uygulama Özel İzmir Koleji’nde yürütülmekte, Mac ve PC uyumlu bilgisayarlar birlikte kullanılmaktadır. Böylece öğrenciler her iki sistemin avantajlarından da yararlanabilmektedirler.),

- “Ulusal müfredata uygun yazılım” gibi, tüm Dünya’yı Türkiye’ye kapatan, kendi yazılımımızı kendimiz üretelim gibisinden bir yazılım milliyetçiliğine kapılınmış, bu da mevcut kitapların ekrana yazılmasından ibaret bir çeşit elektronik kitaplar yaratmıştır.

Metrik sisteme uymayan Anglo-Sakson ölçüleri dahi bir dezavantaj olarak görülmüş, öğrencilerin birden fazla sistemi tanımalarının bir avantaj olduğu görülememiştir.

- Derslerin işlenmesinde bilgisayarın da diğer ders araçları gibi (TV, video, projeksiyon, kitaplık vb) bir araç olduğu gerçeği yerine, herşeyin bilgisayarla yapılması, bilgisayarın, öğretmen dahil tüm gereklerin yerini alacağı gibi bir varsayım yapılmıştır. Bunun bir sonucu olarak öğretmenlerde olumsuz bir tutum oluşmuş, bilgisayar, öğretmenin işini kapacak bir rakip olarak değerlendirilmiştir.

- MEB, diğer konulardaki merkezi tutumunu BDE konusunda da devam ettirmiş, okulları daha serbest bırakmak ve onların bireysel deneyimlerinden yararlanmak varken bunu yapmamıştır.

- İnternet’in zararlı olabileceği düşüncesi -açıkça söylenmemekle birlikte- ekonomik caydırma biçiminde ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda çağın bu bilgi erişim aracına öğrencilerine dokundurabilen okul sayısı son derece sınırlı kalmıştır.

- İnternet’in yalnızca İngilizce olarak kullanılabileceği gibi bir kanı oluşmuş, yerel ağlar oluşturmak, bu ağlar içinde / arasında bilgi alış-verişi yapmak gibi, Türkiye için stratejik bir çıkar sayılabilecek noktalar görmezden gelinmiş, bu konunun idaresi Türk Telekom’daki birkaç memurun eline bırakılabilecek kadar basit olarak algılanmıştır.

Şimdi Ne Yapmalıyız?

Önce düzeltilmesi gereken yanlış, “devletine sadık olmaktan başka şey bilmediği için ister istemez iyi vatandaş olmak zorunda kalacak insan” yetiştirmeye dayalı, bu ilkenin doğal uzantısı durumundaki tek doğrularla zihni dondurulmuş insan yetiştirmeye dayalı eğitim anlayışından vazgeçilmesidir.

Daha da açık olarak, nitelikleri tanımlanmış bir insan tipi yetiştirme gibi, 1940'lı yılların hakim zihniyetinin ürünü olan yaklaşım terkedilmelidir. Bugün hala, insanın doğarken sahip olduğu üstün uyum yeteneklerinin, üstün öğrenme becerilerinin farkında olmayan birçok insan, okullarında yetiştireceği insanın ne gibi özellikler taşıması gerektiğini tanımlamaya çabalamaktadır.

Eğer insana saygı, evrene ve onun yaratıcısına saygıysa, insanı yeniden şekillendirmek yerine onun kendini şekillendirmesine fırsat tanımak gerekir. Bu ise, yeni eğitim anlayışımızın esasını oluşturmalıdır. Artık “yeni öğrenci”, kendi öğrenme profilini, kendi eğitsel ihtiyaçlarını kendisi keşfedecek, buna göre kendisi öğrenecektir. Öğretmen’in rolü ise, öğrencinin doğuştan sahip olduğu bu yeteneklerin yönünü değiştirebilecek dış etmenlerin olumsuz etkilerini gidermekten ibaret olmalıdır.

Bu yapılabilir mi?

Ülkemizde demokrasi, çoğulcu (plüralist) değil çoğunlukçu (majoriter) olarak anlaşılır. Bu, parmak sayısının tüm doğruları aşabilmesi demektir. Bu nedenle, belirli bir tipte insan yetiştirmeye dayalı eğitim anlayışı, daha uzun yıllar süreceğe benzer. Bununla mücadeleyi, yeni eğitim anlayışını benimseyeceği bir azınlığın kollektif çabalarına bırakmak, mevcut anlayış içinde neler yapılabileceğine bakmak daha akıllıcadır.

İlk Adım Ne olmalıdır?

Eğitim yaşamımızın BT’nin olumlu katkılarını alabilmesi için, öğrencilerimizin, dolayısıyla da müfredatın “bilgi ihtiyacı”nın artırılması gerekmektedir. Mevcut müfredat, öğrenciye hemen hemen hiç bilgi ihtiyacı hissettirmez. Ne gerekiyorsa, ne kadar gerekiyorsa ve bu bilgilerin hangi kaynaktan (yani hangi doğruya göre) edinilmesi gerekiyorsa onu kendisi belirler. Öğrencinin bir seçim hakkı yoktur.

Böylece düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan, yalnızca “büyüklerinin” doğru olarak nitelediklerini belleyen ve de tekrarlayarak ödüllendirilen bir insan tipi ortaya çıkar. Bu sarmalı kırmak için ilk adım, eğitimimize bütünüyle egemen olan, “kuşkulanmamak”, “öğretileni doğru olarak kabul etmek”, “kitapta yazanı, öğretmenin söylediğini doğru varsaymak”, “doğruların göreli olmadığını, değişmez olduklarını düşünmek” demek olan “ezber” (yürektenlik) alışkanlığından kurtulmak olmalıdır.

Bu alışkanlığın kırılması, her söylenene inanan, soru sorarak öğretmenini zor durumda bırakabilen, bazı konularda öğretmeninden daha çok bilen öğrencilerin ortaya çıkması demektir. Ama toplumumuz -eğer ayakta kalacaksa-, soru sormayan çoğunluk tarafından değil, soru soran, itiraz eden, tartışan, kolay ikna olmayan bu azınlığın omuzları üzerinde yükselecektir.

Ezber alışkanlığının kırılması, öğrencilerin bilgi ihtiyacını artıracaktır. Bilgi gereksinimi artan öğrenci, daha çok kitap okuyacak, daha çok soru soracak, daha çok gözlem yapacak ve daha çok bilgisayar yazılımı ve İnternet kullanacaktır.

Anlaşılabileceği gibi, BT’ni eğitime sokmanın yolu daha çok bilgisayar almaktan ya da daha sonra yapılması gereken işlerden (örn. öğretmen eğitimi gibi) değil, çocuk ve gençlerimizin bilgi ihtiyaçlarının artırılmasından geçmektedir. Özetle süreç şöyledir:

ezbersiz artan BT’nin daha bilgiye daha

eğitim ----> bilgi ihtiyacı ---> çok kullanımı --> kolay erişim --->

Ezbersiz eğitim, bilgi ihtiyacının artması döngüsünü tetikleyecek bir işleve sahiptir.